Uğur Pişmanlık
(14 Mart 2010 tarihinde düzeltmeler yapıldı ve güncellendi)
(4 Ağustos 2010 tarihinde 2. kez düzeltmeler yapıldı ve güncellendi)
“Zamanın bölümlerini ayıran işaretleri yoktur.
Yeni bir ayın, yılın başlangıcını gök gürültüleri
Ya da başka bir şeyle duyurmaz o.
Hatta yeni bir yüzyıl başlarken bile
çanları çalan, Pistolları ateşleyen
biz ölümlülerizdir.”
Thomas Mann (1875-1955)
Zaman, doğanın uyandığı ve yeni bir mevsime, bahara dönüştüğü güneşli bir günün sabahı. Güneşin ilk ışıklarını yaydığı Orta Çağ’dan kalma bu kentin ana caddesi ve ara sokaklarında, hareketlilik çoktan başlamış. Dükkânların yanı sıra, seyyar satıcıların çığırtkan sesi, insanların koşuşturma içindeki uğultusu havayı dolduruyor. Bu kalabalık caddenin açıldığı meydanın yanı başında, 16. yüzyıldan kalma ve zamanın yıpratıcı etkilerine karşı direnen üç katlı taş bir yapı, tüm mimari özellikleri ile dimdik ayakta.
Kentin tarihsel dokusunu oluşturan yapıları, işlerinin peşinde olan ve kimi zamanı aşmaya çalışır gibi telaşlı, kimi zamanı yavaşlatmak istercesine ağır insanları ile meydanda uçuşan güvercinleri ile tam bir uyum içerisinde. Meydanın başında, işlemeleriyle göz dolduran tarihi yapının terasında üç adam duruyor; her üçü de, bulundukları yerden kente, insanların kentin içine akışına, harekete, daha doğrusu akıp giden zamana doğru bakıyorlar. Evrenin, zamanın içinde ve onun nesnel boyutunu oluşturan hareketin değişimini izliyorlar. Öylesine dalıp gitmişler ki, geçen zamanın farkına, zamanın bir hatırlatıcısı olan saat kulesinin çanının tüm kente yayılan sesiyle kendilerine geldiler.
Üç farklı kuşaktan üç insan.
Jakard, yaşlı filozof. İnsan ve doğa felsefesi alanlarında da çalışmış, özdekçi (maddeci) görüşü savunan ve bilginin kaynağının nesnel dünya olduğunu savunan usta bir diyalektikçi
Augier, orta yaşın üzerinde bir akademisyen. Ekonominin, toplumların değişimlerinde temel öğelerden olduğunu ileri süren ve insanların eşit olamayacağını savunan metafizikçi-idealist görüşe karşı bir toplum bilimci.
Betaux, maddeci görüşe yakın, mülkiyeti eşitsizliğin kaynağı gören ve eylemci bir akademi öğrencisi.
Terasın ortasında bulunan ve üzerinde birkaç kitap, bakır bir sürahi ve bardakların yer aldığı masaya yaklaştılar, İçlerinden biri iskemleyi çekerek oturdu. Diğer ikisi ayakta kalmayı sürdürdüler. Aralarında bir sohbet başladı.
Söze ilk başlayan, masada oturan, olgunlaşma dönemine giren Augier oldu. “Dostlarım bugünkü diyalogumuzun konusu nedir” diye sordu.
En yaşlı filozof Jakard, başını kentin yapıları üzerinden yükselen ve biraz önce zamanın dilimlerini bildiren saat kulesine baktı. Bir süre öylece düşündükten sonra yanındakilere dönerek, bir soru ortaya attı ve konuyu da belirlemiş oldu, “Zamanın anahtarı nedir?” diye sordu.
İçlerinde en genç olan öğrenci Betaux, hocasının sorusuna soruyla karşılık verdi. “Hocam, ne demek şimdi bu, bilmece gibi?”
Yaşlı düşünür Jakard hafifçe gülümseyerek yanıtladı, bu genç öğrencisini, bilmecelerin altında gerçek yatar. Bizim işimiz de nerede olursa olsun gerçeği aramak ve bulmaktır. Şimdi, sizler zaman üzerine bir şeyler söylemenizi ve sorumun yanıtı üzerine düşünmenizi istiyorum.” diye bittirdi sözünü.
Betaux, “Bir yerde okumuştum, eski bir doğu atasözü şöyle der, ‘Sözüm ki bir tek sana geçmez, cellâdımsın ey zaman’ Buna göre, hepimiz, zamanın birer tutsağıyız.” dedi.
Jakard, “Evet bir açıdan doğru bir sözdür bu. Bir anlamda ‘zaman müttefikimiz değil, bizim yargıcımızdır’ (x) da. Ancak, insan, kendisine verilmiş hayatı doğru, üretken ve anlamlı bir şekilde değerlendirmezse, o zamanın tutsağıdır. Yaşamını anlamlı kılmayan insan için zaman, o insanın yaşamını elinden almak isteyen ölümcül bir cellât, bir Azrail’dir. İnsan, zamanın tutsağı olmak yerine, zamana hükmetmesini bilmelidir.” diye yanıtladı.
Augier’de zamana dair bir şeyler söylemek için söze girdi, “ Peki üstat Jakard, düşünür Bergson ‘İnsan zamanda değil, zaman insanın içinde yaşar’ sözünü nasıl yorumlarsınız?
Jakard, “İlk bakışta doğru gibi görünen,‘İnsan zamanda değil, zaman insanın içinde yaşar’ sözü, idealizmin, zamanı insan bilincinin bir yansısı olarak gören metafizik yaklaşımıdır. Gerçekte ise zaman, insan varlığından ve onun bilincinden bağımsız bir şeydir. ‘Zaman ve uzayın insan bilincinin ürünü olduğu yolundaki idealist sav doğru olsaydı, bilimin kesinlikle tanıtladığı şu olay nasıl açıklanabilirdi; dünya insandan önce, uzay ve zaman içinde varolmuştur ve milyarlarca yıldan beri de vardır. (bugünkü) İnsansa, sadece on binlerce yıldan beri ortada görülmektedir. Öyleyse zaman ve uzayın, insan bilincinin ürünü olduğu nasıl söylenebilir?’ (1) Bu durum, eşyanın tabiatına aykırı bir yaklaşım olur.”
Jakard, “Bu soruyu biraz açmak gerekirse şu söylenebilir ve sorulabilir; zamanın bir özü, bir anlamı ve püf noktası vardır. Zamanı zaman yapan nedir? Zamanının anahtarı nedir?”
Augier, yaşlı filozof Jakard’a dönerek ,”Üstadım, eğer bu tartışmadan genç öğrenci dostumuz yeni bir şeyler öğrenecekse, sanırım zaman kavramı üzerine bir şeyler söylemek gerek değil mi ?”
Jakard, başını hafifçe sallayarak meslektaşını onayladı ve konuşmaya başladı, “Zaman, maddenin temel varoluş biçimlerinden birisi olarak tanımlanır. Tıpkı hareket gibi, mekân gibi, maddenin varlığıyla bağlantılıdır, onun bir boyutudur. Bu bakımdan nesneldir. İnsan iradesinden, bilincinden bağımsızdır.’ (2) Bu tanımlamanın ışığında zamanı, açımlayan ve anlamlandıran bir anahtar olmalı.”
Masada oturan Augier, yanıt veriyor olduğu yerden,” Zamanın anahtarı tarihtir” diyor ve ekliyor, “Tarih, toplumların ya da insanlığın hafızasıdır. Tarih basitten karmaşığa, aşağıdan yukarıya doğru sarmal bir gelişme gösterir. Tarih duran ve durağan değil, devinim halinde olan dinamik bir süreçtir. Tarih bu yanıyla da zamanın bir tezahürüdür de denebilir sanırım”
Bu sözlere, soruyu yöneten yaşlı filozof Jakard karşılık verdi,“Öncelikle, yanıtlar verirken acele etmemek gerek diye öğütlerim size dostlar. Zaman, insan varlığından ve onun etkinliğinden önce de bağımsız olarak vardı. Zaman, bir anlamda, tarihin dilimlerinin, olay ve gelişmelere göre bölünerek tanımlanması ve tüm gelişmelerin ortak adıdır.
Bir anlamda tarih, sadece akıp giden zamanın kendisi değildir, ancak zamanın anahtarlarından bir olabilir. Bu üzerinde düşünmeye değer, tartışmak gerek.”
Öğrenci Betaux, katılıyor tartışmaya, “Zamanın anahtarı bilinçtir” diye yanıtlıyor sorunun yanıtını bulmuş gibi ama acemi bir heyecanla.
Jakard, “Bu da değişik bir yanıt” dedi ve devam etti sözlerine, “Zamanın, bilincin yansıması olmadığına dikkatini çekerim. Bilinç soyuttur. Bu soruya daha somut ve daha hayatın içinden bir yanıt üretmeliyiz belki, ne dersiniz?”
Augier, “Peki üstat, söyler misiniz bize, nedir zamanın anahtarı? Jakard, “Genç dostumuz, zamanın anahtarını ‘bilinç’ olarak tanımladı. Ama bu yetersiz kalıyor. Bunu toplumsal açıdan, tarih bilinci olarak ifade edersek daha doğru bir tanımlama yapmış oluruz. Tarih bilinci, ‘Gelecek kaygısı, tarih bilincini edinmeyi gerektirir, tarih bilinci de, gelecek kaygısının düşüncede biçimlenmesini sağlar’ (3)
Fakat sorumuzun tam olarak yanıtı bu da değildir diyelim ve aramaya devam edelim.”
Betaux, “Bir şey söylemek istiyorum. Tarih bizimle başlamadı mı? Yani tarih insanla başlar öyle değil mi? Biraz önce, hocam, tarihin anahtarı sorusuna yanıt ararken, hayatın içine bakmak gerektiğini ve daha somut bir yanıt üretmemiz gerektiğini söyledi. Canlılar içerisinde düşünen tek akıllı varlıklar, biz insanlarız. O zaman şöyle sormamız lazım; insan ne yapar? Yanıt, insan çalışır ve üretir. Ben şimdi üstadımın sorusuna şu yanıtı veriyorum; zamanın anahtarı çalışmadır yani emektir. Tabi ki, bunu da tartışmamız gerekecek.”
Augier, “Yöntem açısından izlememiz gereken yol, sanıyorum öncelikli olarak kavramları sırayla tanımlayarak sonuca gitmek olmalıdır. Bu kavramları da zaman, tarih ve tarih bilinci, çalışma ve emek olarak sıralamak gerek.”
Jakard, “Evet, sonuca ulaşmak için bir yöntem üzerinden yol almalıyız” diyerek, genç öğrencisini kısaca yanıtlar ve onun ortaya koyduğu yeni kavrama ilişkin olarak konuşmasını sürdürür, “Ben genç dostumun sorunun yanıtına somut olarak yaklaşmış olduğunu görüyorum. Ama bunu da tartışarak doğrulamalıyız. Eğer, zamanın anahtarının çalışma ve emek olduğu konusundaki yaklaşıma dönersek, düşünen varlık olarak insanlar, ihtiyaç ve zorunluluğun bir sonucu olarak çalışmakta ve üretmektedir. Bu çalışma ve üretme sürecinin kendisi olmadan toplumsal yaşamda gelişme ve dolayısıyla ilerleme de olmaz. Dolayısıyla, dil, bilgi ve kültür dediğimiz şey de olmazdı. Çalışma, ancak insanlara kendilerini geliştirecekleri boş zaman etkinliği yaratıldığı ölçüde anlamlıdır. “Emek, insanın doğayı değiştirmek için gerçekleştirdiği bilinçli ve yararlı çalışma (dır). Emek, insanı ve insan toplumunu yaratmış, bunun sonucu olarak da insan beyni ve bilinci oluşmuştur. İnsan, emeğiyle, doğayı değiştirirken kendisini de değiştirmiştir.” (4)
Kavramlar gibi, zamanın dilimlere ayrılması ve adlandırılması da biz insanlara aittir. Bunun da temelinde çalışmak ve üretmek yattığını ifade edelim. İlk elden, zamanın anahtarının emek ve çalışmak olduğunu söyleyebiliriz. Çalışmak, insanın en temel ve yaşamsal birincil etkinliğidir. İnsanı insan yapan şey çalışmadır.”
Betaux, “Az önce tarih bilincini de zamanın anahtarı olarak kabul etmiştiniz.” diyor.
Jakard, Hiç ikirciklenmeden, “Evet doğru, kabul etmiştim. Ama her iki konu arasında kopmaz bir bağ bulunuyor. Bu ikisi arasındaki ilişki, son derece diyalektik bir durumdur. Doğal olarak iç içe geçmişlerdir. Bunu şöyle açıklayayım; insan çalışarak üretir, bölüşür ve hayatın çelişkileri, eşitsizlikleri ile çatışmaları, akıp giden zaman içerisinde tarih olur, tarihi oluşturur. ‘Tarihi, üretim ilişkileriyle belirlenen toplumlar yapar. Gerçekte tarih, doğal ve toplumsal gelişme sürecidir. Her gelişme aşamasının sonu, yeni bir gelişme aşamasının başlangıcıdır.’(5)
‘Tarihin zamanı, öznel zamanın soyutlanmasıyla elde edilmiş olan nesnel zamandır.’(6) Tarih, insan etkinliklerinin bir sonucu olarak tarih olur. Tarihi yapan yaratan insanın kendisidir. Öte yandan, bu sürecin ya da geçmişin bilgisine sahip olmak, onu doğru tahlil etmek, onu bugün ve gelecekle ilişkilendirmek edinimini ise tarih bilinci olarak tanımlayabiliriz. Ama yine de, sonuca ulaşmak için biraz daha yol almamız gerektiğini düşünüyorum.”
Augier, oturduğu yerden doğrularak söze girdi, “Bu durumda, zamanın bir tek anahtarı yoktur diyebilir miyiz?” diye bir soru yöneltti.
Yaşlı bilgin Jakard bu soruyu, biraz düşündükten sonra ve sözcükleri seçerek yanıtladı, “Evet ama belki bunları tek başlıkta ve bir cümlede şöyle ifade edebiliriz; zamanın anahtarı değişimdir. Çünkü ‘değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’. Çalışma ve üretim, nesnelliği, toplumsal yaşamı ve öznelerini sürekli bir değişime uğratır. Bu da, zamanı belli adlandırmalar ile dilimlere ayırır. Zamanın dilimleri, değişimin evrelerine işaret eder. Tarih, bu farklı zaman dilimlerinin ve insan etkinliğinin tümün ortak adıdır.”
“Şimdiye kadar üç kavrama ulaştık” dedi Augier.
Jakard doğruladı meslektaşını, “Doğru söylüyorsun. Evet, zamanın anahtarı nedir diye tartışırken, üç temel kavrama ulaştık. Bunları bir dizge haline getirerek sıralarsak, değişim, değişimin itici gücü çalışma-emek ve üretim ile bunun bilimsel bilgisine sahip olmak anlamında, tarih ve tarih bilinci olarak açıklayabiliriz.”
Betaux, tartışmaya katılarak, “Buraya kadar tartışılan her üç kavramı da, zamanı ileriye taşıyan anahtarlar olarak görebiliriz değil mi hocam?” diye sordu.
Jakard, “Burada, tarihten, çalışmadan ve bilinçten söz ettik. Ama biz insanoğlunun ve tüm canlıların içinde yaşadığı bir doğa ve geniş bir evren var. Hatırlarsanız, diyaloglarımıza başlarken bu konuya girmiştik. Ben yaklaşımlarımızı bütünden yola çıkarak ortaya koymayı öneririm.”
Augier, “Üstadım, doğru söylüyorsunuz. Bilimin en önemli yöntemlerinden birisi, öncelikle olaylara, nesnelere ve onları tanımlayan kavramlara bütünsel bakmaktır. Yani izleyeceğimiz yol tümelden, tekil, tikel olana, oradan da yine tümel’e ulaşmak olmalıdır. İzin verirseniz, tartışmanın bu yeni boyutuna ilişkin olarak, bir şeyler söylemek istiyorum. Fizikçi bir bilim adamı, ‘Evren, dört boyutlu bir zaman ve uzay sürekliliğidir’ demişti. (7) Ben de önermemde, içinde yaşadığımız kozmik evrenin, yani uzay-zaman ve mekânın oluşum ve gelişmesinin özde temel itici gücünün devinim olduğu görüşünü ileri sürüyorum.”
Jakard, “Evet meslektaşım Augier, benim beklediğim yanıt tam da buydu işte. Şimdi, tartışmamız doğru bir eksene oturmaya başladı. Bu bizi sonuca daha kolay ulaştıracaktır. Şimdi bu konudaki temel yaklaşımı açımlamaya çalışacağım. Zamanın anahtarı, yine zamanın ve zaman kavramının kendi içinde saklıdır.’ Zaman, ardı ardına oluşan sınırsız ve sonsuz olguların evrensel gelişimini dile getirir. Zaman, tüm varolanların birbirlerinin yerini alarak zincirlendikleri sonsuz süre… Tüm varlıkları içinde bulunduran sınırsız yeri dile getiren uzay (mekân) kavramıyla sıkıca bağımlı olarak özdeğin (maddenin) varolma biçimlerinden başlıcasını dile getirir. Özdeğin başlıca varolma biçimleri zaman, uzay ve devinimdir. Bütün özdeksel nesnelerin belli bir yeri kaplama ve öteki nesnelere göre belli bir yerde buluma nesnel özellikleri uzay felsefesel ulamını oluşturur. Bütün özdeksel süreçlerin birbirinin peşinden belli bir sıra ile izleme ve farklı durumlardan geçerek evrimleşme nesnel özelliği de zaman felsefesel ulamını oluşturur.’ (8) Zamana ilişkin bu tanımlama içinde, zamanın anahtarı olarak adlandırabileceğimiz anahtar kelime, devinimdir. Yaşamın ve evrenin tüm döngüsünü sağlayan şey devinimdir. Diyalektiğin bütün özelliklerinin kusursuz işlediği bir devinimdir söz konusu olan. Karşıtların birliği ve çatışması ile onun iç çelişkileri devinimi itici gücünü oluşturur. Evrenin kendisi de, bu evrenin içinde olup biten her şey, evrenin yasalarına uygun ve uyumlu bir işleyiş içindedir. Buna göre, tarihin, bilimlerin, toplumların ve doğanın işleyiş yasaları, evrenin genel yasalarının bir parçasıdır. Böylelikle zamanın anahtarının değişim olduğu saptamasını yapmış oluyoruz. Şu ana kadar üzerinde tartıştığımız, tarih, emek ve çalışma ile diğer kavramlarda, zamanın anahtarı olan değişimin hem ürünü hem de bir sonucudur.”
Augier, “Zaman ve hayat ne büyük bir devinim ne büyük bir öğretmendir.” dedi.
Jakard, “Ama evrenin ve hayatın gizlerini çözmeye çalışan insanı ve insan aklını da büyük bir öğrenci ve öğretmen saymak gerek.” diye karşılık verdi.
Yaşlı düşünür Jakard bu son sözlerini söylediğinde ve neredeyse gün batmak üzeriydi. Kent, kendi içine çekilmeye başlamıştı.
Jakard, terasın kenarına yaklaştı, kentin üzerinden gökyüzüne bakarak, “Dostlarım, bir gün bitiyor, yeni bir günün arifesindeyiz. Hepimiz akan ve devinen zamanın birer yolcusuyuz. Haydi, gidelim, sizler de benim gibi acıkmışınızdır” dedi.
Üçü de, terasın merdivenlerine giden koridora doğru yönelerek yürüdüler. Köşeyi döndüklerinde hala sesleri yankılanıyordu. İşitilen, yaşlı düşünür Jakard’ın şu sözleri oldu, “Zamanın ülkesi yoktur. Yeni bir yüzyıl biter, yeni bir yüzyıl başlar. Işığın, rengin, biçimin, mekânın ve zamanın değişimi başlar.”9
Notlar
1- Lenin, Felsefe Sözlüğü, O.Hançerlioğlu
2- Aydın Çubukçu, Evrensel Kültür Dergisi, sf. 26, sayı 99, Mart 2000- İstanbul
3- Sargut Sölçün, Tarih Bilinci ve Edebiyat Bilimi, sf. 14
4- O.Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, sf. 85, Remzi Kitabevi, Mayıs 1982,İstanbul
5- O.Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, sf. 467-468-125, Remzi Kitabevi, Mayıs 1982,İstanbul
6- Afşar Timuçin, Özgür Prometheus, sf. 112, Bulut Yay. 2. baskı, 2002 İstanbul.
7- Albert Einstein, aktaran O.Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü
8- O.Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, sf.471-472, Remzi Kitabevi, Mayıs 1982,İstanbul
9- Ferüd Edgü
(x) Amin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya, (Çev:Orçun Turkay), YKY, 7. Baskı, Eylül, 2009-İstanbul
Eklenme Tarihi : 13.12.2010
Okunma Sayısı : 398
Tüm Sanatsal İçerikler İçin Tıklayın