Menü

DUYURULAR

ULUSLAR ARASI HASTALAR TERCÜMANLIK HATTI 444 47 28


KYDNOS NEHRİ (TARSUS ÇAYI)

Prof. Dr. Etem Derman

Levent Zoroğlu “Tarsus: Tarihi ve Tarihsel Anıtları” adlı kitabında Tarsus isminin kökenleri hakkında bazı bilgiler verir (1). Kitabında kentin tarihinin M.Ö 2.binyılın ortalarına doğru aydınlandığını, adının ilk kez Hitit metinlerinde Tar-Şa biçiminde yazıldığını söyler. Hititler döneminde Kizuvatna krallığının başkenti olduğunu, bununla beraber M.Ö. 9. yüzyıla gelindiğinde Asur krallarının yıllıklarında Kue olarak anılan Çukurova bölgesinin başkentinin de yine o dönemdeki Asur’ca söyleniş biçimiyle Tarzi yani Tarsus olduğunu bildirir. Yine kitabında, başka Asur metninde kentin adının Tarsis biçiminde yazıldığını belirtir. Yazar, Hitit metinlerinde Tarşa, Asur metinlerinde Tarzi/Tarsis olarak anılan kentin adının, Klasik Çağlara gelindiğinde fazla büyük bir değişime uğramadan Tarsos biçiminde ifade edildiğini ve günümüze de bu söylenişe yakın biçimi olan Tarsus şeklinde ulaştığını söylemektedir. Yine mitolojide Iapetus tanrısının kızı olan Anchiale’nin, Anchiela (Karaduvar, aşağıda açıklanmıştır) kentini kurduğu ve oğlu Cydnos’un adını ise bugünkü Tarsus çayına verdiği vurgulanır. Cydnus’un oğlunun adı ise Parthenius olup bu addan kaynaklanan Parthenia adını da kente verildiği fakat sonradan adın değişerek Tarsus olduğu yazılır (2). Şefik Can, “Klasik Yunan Mitolojisi” adlı eserinde Kilikya’da yaygın bir efsaneden sözeder (3). Bu efsaneye göre yarısı insan yarısı nehir olan Kydnos, Komaetho isminde güzel bir kızla sevişiyordu. Bu kız gerçekten Kydnos çayının âşığıydı ve çayın başından ayrılmıyordu. Dikkat edilirse metinlerde Tarsus çayı bazan “Cydnus” bazan da “Kydnus” olarak geciyor. Bütün bunlara, Kydnos nehrinin Antik Çağ’da mitolojideki adı ve anlamının “Nehir tanrısının oğlu” olduğunu ekleyebiliriz.
Öte yandan Tarsus’un adıyla ilgili bir başka kaynakta (4) ise “tarsi” sözcüğünün anlamının “dokumacı” anlamına geldiği ve eskiden de Tarsus’ta bol miktarda pamuk yetiştirildiği ve dokuma işlerinin üst düzeyde olduğu belirtilmektedir. Aslında Tarsus adının nereden kaynaklandığı konusunda çok uzun yazılar kaleme alınabilir ama benim, vurgulamak istediğim konu ile ilgili olan bir noktaya daha dikkati çekmek istiyorum. Bugün Tarsus’tan Mersin’e girilirken sol tarafta rafineriye yakın, deniz kıyısında Mersin’in bir mahallesi olan ve petrol depoları yüzünden avazı çıktığı kadar bağıran halkı ile sesini duyuran Karaduvar, eskiden Anchiale olarak bilinirdi. Meşhur Yunanlı coğrafyacı yazar Aristabulos yazdığı eserde, Anchiale’de Asur kralı Sardanapal’ın mezarı ve yanında heykeli olduğunu belirtmiştir. Bugün izi dahi bilinmeyen bu heykelin en ilginç yanı kralın iki parmağını şıklatır şeklinde olmasıdır. Yanındaki yazıtta ise “Anakyndar Sardanapal , Anchialeyi ve Tarsosu bir günde kurdu. ‘Ye, iç, neşelen’ çünkü diğer şeyler bundan daha değerli değildir.” ibaresi yer almaktadır (5). Bu ise bize Tarsus kentinin ticaret kadar eğlenceye düşkün olduğunu göstermektedir. Kentin bu özelliği kurulduğu günden başlıyor ve İ.S. 500 yıllarına kadar devam ediyor.
Hellenleşme döneminde halkın kullanımında kentin ortasından geçen Kydnos çayı ile Tarsos adının yer değiştirdiğini ileri süren Bilge Umar (6), Kudna (Kydnos) sözcüğünün anlamının “Güzel/Kutlu Ülke” anlamına geldiğini ve çayın adı yerine ülkenin, yörenin adı olduğunu ileri sürer. Sonuç olarak kentin, yörenin ve çayın adı bir şekilde özdeşleşmiştir. Tarihe bakarsanız bu özdeşleşme kaçınılmazdır. İnsanlar ilk günlerden bu yana kentlerini hep bir su kenarına yerleştirmişler ve o nehir o kentin bir anlamda can damarı olmuştur. Daha doğrusu kent, nehir ve o kentte yaşayan insanlar ayrılmaz bir bütünün parçaları olmuşlardır. Bu kavramı işleyen birçok edebiyat eseri vardır. Amasyalı Coğrafyacı Strabon kitabının Anadolu ile ilgili cildinde Tarsus’tan ve Berdan Çayından şöyle söz etmektedir, “Ankhiale sonra Rhegma’ya yakın olan Kydnos’un döküldüğü yere gelinir. Bura, içinde eski silah depoları bulunan göl şeklinde bir yerdir ve bunun içine, kaynakları Tarsos’un yukarısındaki Tauros kentinde bulunan Tarsos’un ortasından akan Kydnos nehri dökülür. Göl aynı zamanda Tarsos’un donanma üssüdür. Tarsos’a gelince o, ova uzanır. İo’yu araştırmak üzere Triptolemos’la birlilte dolaşan Argoslular tarafından kurulmuştur. Kent, Kydnos nehri tarafından ortasından ikiye bölünmüştür ve nehir, gençler gymnasionunu yalayarak akar. Nehrin kaynağı çok uzakta değildir ve suları dar ve derin bir dereden geçer; hem hızlı akar, hem de soğuktur; bu nedenle eğer sularına girilirse damar şişmesinden, sinirlerinin gerilmesinden sıkıntı çeken insanlara ve davarlara yararlıdır.” (7)
Tüm bunları ünlü Tarsuslu gökbilimci Aratos ile ilgili araştırmalar yaparken okudum ve birden beynimde fırtınalar koptu. Çünkü bu Kydnos ırmağının benim yaşamımda da çok önemli bir yeri vardı. Demek ki bunu anlamam için Tarsus’un tarihi ile ilgilenmem gerekiyormuş.
Kydnos neden benim yaşamımda önemliydi sorusuna geçmeden size bu ırmağın tarihini anlatmaya çalışacağım. Levent Zoroğlu aynı eserinde (8) bu konuya gayet güzel değinmiş. Toroslardan doğan Kadıncık ve Cehennem derelerinin birleşmesi ile oluşan Kydnos, eskiden kentin tam ortasından 60 metre genişliğinde akan bir nehirmiş. Üstündeki büyük köprü kentin iki yakasını birbirine bağlarmış. Kydnos, Gözlü Kule höyüğünün doğu eteklerinden geçerek yaklaşık 20 km ötede, adı Rhegma olan sığ bir göle dökülmekteydi. Rhegma’nın bir yanında o zamanlar tersaneler varmış ve diğer yanı da limanmış. Liman çevresinde erzak depoları, hamam, askerî garnizon, tersane vb. yapılar bulunmaktaymış. Büyük gemiler Rhegma’dan Kydnos’a giremiyordu, bu durum ise Tarsus için tam bir güvenlik demekti. Küçük deniz araçları ise Kydnos’a girerek Tarsus’a kadar ulaşabiliyorlardı. Mark Antony ile buluşmak için İ.Ö. 41 yılında Mısır’dan gelen Kleopatra’nın kayıkları Rhegma’ya girmiş ve Kydnos’un Rhegma ile birleştiği noktada bekleyen Mark Antony onu karşılamıştı. Bu konu ile ilgili pek çok makale bulmak mümkün. Özellikle bu anı tuvallere dökmüş ressamlar var. Araştırmacılar, bugün Tarsus’un kent merkezinde bulunan ve 1993’te yapılan arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan Antik yol (batı caddesi), de kenti limana bağlayan ana caddesi olduğunu belirtmektedirler.
Kapadokya’da Bor yakınlarında o zamanlar büyük bir yerleşim merkezi olan Tyana’da (Kemerhisar) asil bir ailenin çocuğu Apollonius, 14 yaşında iken eğitimini tamamlaması için Tarsus’a gönderilir. O zamanlar Tarsus bir üniversite kenti olmasının yanında bir keyif kentiydi. Özellikle genç zenginlerin lüks içinde yaşadığı bir yerdi. Kydnos ırmağının her iki kenarında bulunan yolların yanlarında portakal ve turunç ağaçları vardı ve bu ortamda felsefe öğrencileri, kalçalarının üzerinde renkli tünikleri ve saçlarında Mısır’dan gelmiş üçgen tarakları olan genç hanımlarla Plato ve Pitagoras’ı tartışırlardı. İklim sıcaktı, Tarsus halkının morali yerindeydi ve gençler aşk ve keyif içinde yaşarlardı. Apollonius bunların hiçbirine aldırış etmiyordu. Onun düşüncesine göre çok miktarda tüketilen şarap, temiz düşünceleri ve ruhun yücelmesini önlüyordu. Çünkü Apollonius o zamanların büyükşehrine gelmiştir ve gördüğü görüntüler onu çok şaşırtmıştır. (Benim Tarsus’tan İstanbul’a okumaya gittiğimde şaşırdığım gibi.) Tarsus’ta yaşamaya ancak iki yıl katlanmış daha sonra Adana Yumurtalık yöresinde bir kiliseye kapanmıştır. Bu kişinin sonraki yaşamı çok ilginçtir ve birçok mucize gerçekleştirmiştir ve birçok kişinin St. Paul’un Apollonius olduğu konusunda az da olsa şüphesi vardır. İkisi de aynı tarihlerde doğmuş, ilk eğitimlerini aynı kentte almış, ikisininde etyemezlikleri ile meşhur olmaları bu şüpheleri doğurmaktadır. Ne olursa olsun bu şüphe o kadar anlamlı değildir.
Bu yıllarda Tarsus, doğu ile batının buluştuğu, ticaretin çok geliştiği ve en önemlisi bir üniversite kentiydi. Ticaretin gelişmesi, kenti aynı zamanda lüks ve çılgın bir eğlence merkezi haline getirmişti. Tüm Roma kentlerinden insanlar okumak, yaşamak ve çalışmak için bu çok başarılı kente gelirlerdi. Tarsuslu tacirler Roma İmparatorluğunun her yanında bilinirdi. Kurdukları birlikteliklerine, yani bugünün sivil toplum kuruluşlarına çok düşkündüler ve kentin altyapısının gelişmesi için parasal yardım yapma yarışına girerlerdi. İnsan düşünmeden edemiyor bugün de öyle midirler diye. Kenti güzelleştirme, daha iyi yollar, daha iyi eğitim ve en önemlisi halk sağlığı için yatırım yaparlardı. Tacirler için en büyük gelir kaynağı, Tarsus’un 40-50 km kuzeybatısında bulunan maden ve kereste açısından zengin dağlardı. Bu dağlar ile kent arasında kalan kısımda ise çok büyük keçi sürüleri beslenirdi ve bunların kıllarından “cilicium” adı verilen sağlam dokumalar üretilirdi. Bu dokumalar pelerinlerde, çadır yapımında, evleri bölümlere ayırmakta, ceset torbası yapımında ve yer döşemesi olarak kullanılırdı. Roma dünyasında Tarsuslular, kaliteli çadırları ile bilinirdi. St. Paul’un da çadır diktiği konusunda bazı kaynaklarda bilgiler bulmak mümkün. Tarihçi John Pollock, Tarsus çadırlarının popülerliği hakkında şunları yazıyor (9): “Siyah Tarsus çadırları tüm Anadolu’da ve Suriye’de kervanlarda, göçebe yaşayan toplumlarda ve orduda kullanılırdı.”
İşte Tarsus’un bu şahane günleri sırasında Kydnos nehri kentin tam ortasından geçiyordu ve nehir kenarlarında oturan, eğlenen insanlar yazılı belgelere geçiyordu. Rhegma, Kydnos’un ağzının genişlemesi ile meydana gelmişti. Nehrin ağzı zamanla doldukça Tarsus için de sel tehlikesi artıyordu. Özellikle ilkbahar aylarında Toros dağlarında eriyen karlar o yüksek tepelerden hızla aşağı inerek Tarsus’u sular altında bırakıyordu. Suyun çok hızlı inmesinin nedeni, Toros dağları ile kent arasındaki uzaklığın çok kısa ve yükseklik farkının büyük olmasıydı. Bu sel baskınları sırasında Tarsus’un sokaklarında su seviyesi 20 metreye kadar çıkıyordu. Bu durum İ.S. 4. ve 5. yüzyıllarda arttı, kenti iyice zor durumlara sokmuştu. 6. yüzyılda Justinian, Kydnos daha kente girmeden, Tarsus’un doğusunu dolaşacak şekilde yeni bir nehir yatağı oluşturdu. Bu öyle bir şekilde yapılmıştı ki su normalden fazla geldiği zaman bu yeni yolu izliyordu. Normal zamanlarda Kydnos yine kentin tam ortasından geçiyordu. Yani Justinian, kenti nehirsiz bırakmamıştı. Çünkü o zamanlar yöneticiler suyun bir yerleşim merkezi için önemini bilirlerdi. M.S. 7. yüzyılın içinde bölgeye Arap akınları başlar. Araplar Tarsus’u ellerinde tuttukları dönemde kentin ortasından geçen nehrin adına “soğuk su” anlamında “El Baradan” demişler. Zamanla bu, günümüzdeki kullanılan hâliyle Berdan’a dönüşmüş.
Milattan sonra 591-644 yılları arasında yaşayan Hazreti Ömer, Tarsus’a geldiğinde Danyal peygamberin mezarı bulunur. Parmağında bulunan yüzük onun Danyal peygamber olduğunun bir kanıtıdır. Bu yıllarda küçük bir çay olarak akan Kydnos’un yatağı hafifçe değiştirilerek Danyal peygamberin mezarının üzerinden akıtılır. Amaç Yahudilerin mezarı başka bir yere götürmemeleridir. Aslında Danyal peygamberin hayatı da ayrı bir yazı konusudur.
Ben Kydnos’un kenarında bir evde doğdum ve orada 12 yaşına kadar yaşadım. Sözünü ettiğim yıllar 1955 yöresi. Bu çocukluk evremde Kydnos yine kentin ortasından akardı ama artık ona nehir demiyorduk ırmak diyorduk ve yazın suları iyice azalırdı. Ama günlük yaşantımız o ırmak ile iç içeydi. Yan komşumuz, kirvem Behçet Atay’ın çok güzel bir bahçesi vardı, sarı hurmalar ve lezzetli murt yetişirdi o bahçede. O bahçeyi sulamak için ırmağa bir dolap yapmıştı. O dolap sayesinde suyun kendi kendine nasıl bu kadar yukarıya taşındığını çok uzun süre düşünmüşümdür. Belki de fiziğe olan merakımı o zaman bu dolaptan almışımdır.
O zamanlar postanenin karşısında bulunan Cumhuriyet Lokantası eniştemizindi ve babam da orada aşçılık yapardı. Doğal olarak ben ve ağabeyim de o lokantanın çalışanlarıydık. Bu lokantada akşamları fırında kızarmış kelle (baş) servisi yapılırdı. Bazı günler 125-150 kelle satılırdı. Bu kellelerin yüzülmesi ve temizlenmesi bizim evde gerçekleştirilirdi. Temizlenme deyince bunları hep ırmakta yıkardık, o zamanlar ırmağın suyu temizdi ve biz çocuklar onun suyunu dahi içerdik. Sadece ilkbaharda ve yağmur yağdığında su bulanık akardı. Yaklaşık belimize kadar gelen bu suda yazın çimerdik ama bir tehlike vardı, çok yakında bulunan Toros gazoz hanesinden bol miktarda cam kırığı atılırdı veya her zaman olduğu gibi su her şeyi temizler düşüncesi ile insanlar ırmağı kirletirlerdi. İşte bu cam kırıkları fena şekilde ayağımızı keserdi, ağlardık. Ama yinede o ırmağın içinde biraz korka korka da olsa dolaşırdık, sağ tarafımızdaki bahçeden ırmağa sarkan murt dallarından meyvelerini koparmak en büyük zevkimizdi.
İlkokulum, Dumlupınar İlkokulu’ydu ve o da ırmağın kenarındaydı, dolayısıyla okul zamanlarımda da yine ırmak ile iç içeydim. Teneffüslerde ırmağın kenarına gider onu uzun uzun seyrederdim, incelerdim. O zamanlar, yani ırmağa bakarken acaba ne düşünürdüm diye şimdi merak ediyorum. Okuldaki arkadaşlarımın da evleri ırmak üzerindeydi, acaba sadece bir tesadüf müydü? Bu ırmağı bu şekilde düşünen sadece ben miyim?
1955’lerden sonra yavaş yavaş ırmak kalmadı, önce kanalizasyon oldu, en son Tarsus’a gittiğimde üstünün kapanarak yol olduğunu gördüm. O hızlı kentleşme, yeni yolların açılması o güzelim ırmaklı Tarsus’u yok etmişti. Sadece kentleşme değil, Kydnos’un üzerine yapılan barajlarda onu yok etmişti. Hâlbuki o ırmak uzun yıllar Tarsus’a hayat vermişti, Tarsus’u Tarsus yapan oydu ve biz insanoğlu yaklaşık üç bin yıl sonra onu mezara gömmüştük. Kent, insan ve su,  iste bu üçlüden birini öldürmüştük. Yapan da yine bizlerdik, başkası değil.
Biraz hayal kurmak ister misiniz? Kydnos yaşasaydı, bugünkü teknoloji ile nehir yatağı daha da derinleştirilirdi ve kenarları beton değil yeşil ile kaplanırdı. Sağında ve solunda sadece insanların gezeceği spor yapacağı ince uzun parklar olabilirdi. O zaman Tarsuslular çok daha mutlu olmaz mıydı? Su, her zaman kente hayat vermiştir, Avrupa’da kentlerin %90’ının içinden nehirler geçer, onlar neden ırmaklarını mezarlara göndermemişler acaba? Türkiye’de ise kent içinden geçen ırmaklar birer birer yok edilmiştir, sadece Gaziantep’te yok edilmemiş ve düzenlenmiş çok güzel bir ırmak gördüm. Antakya’nın içinden geçen nehir de hâlâ gürül gürül akmakta.
Son 10 senedir belediye başkanımızın çok iyi çalıştığı konusunda gazetelerden ve Tarsus’a gittiğimde yakınlarımdan bilgi alıyorum. Belki böyle bir proje zamanla gerçekleştirilir de Tarsus’un çocukları suyu tanır. Kydnos’un üzerine yapılan barajlar, ırmağımıza engel oluyorsa, o barajları yıkmak gerekir diye düşünüyorum. Bununla beraber her zaman her şeyin çaresi bulunur, yeter ki suyun kente hayat verdiğini büyüklerimiz kabul edebilsin. Çok iyi bir proje ile Tarsus’un merkezi bölgesi istimlâk edilebilse ve o Bizans yolu sonuna kadar ortaya çıkarılabilse, turizm patlar ama bu tür projeler çok para gerektirdiği için önceliği bir türlü olmaz. Güzel Tarsus’umuzun şu anda ırmağı yok, tarihini de bir anlamda yok etmişiz. Tarsusluların mutsuzluğu yüzlerinden okunuyor. Bir gün ırmağımıza kavuşmak ümidiyle.



Kaynaklar:
1.Levent Zoroğlu, 1995, “Tarsus – Tarihi ve Tarihsel Anıtları”, Kemal Matbaası, Adana.
2.http://en.wikipedia.org/wiki/Iapetus_(mythology)
3.Şefik Can, 1994, “Klasik Yunan Mitolojisi”, İnkîlap Kitabevi.
4.B.Z. Rosenfeld ve J. Menirav, 1999, “The Ancient Synagogue as an Economic Center”, Journal of Near Eastern Studies, Vol.58, No.4, 259.
5.http://www.ufukturu.net/YazarOku.asp?Haberid=17751&Yazarid=12
6.Bilge Umar, 2000, “Kilikia – Bir Tarihsel Coğrafya Araştırması ve Gezi Rehberi”, İnkîlap Kitabevi.
7.Strabon, Coğrafya-Anadolu, Çev. Prof. Dr. Adnan Pekman, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, S. 238-239, 1987 İstanbul.
8.Levent Zoroğlu, 1995, “Tarsus – Tarihi ve Tarihsel Anıtları”, Kemal Matbaası, Adana.
9.http://www.biblicaltheology.com/Research/WallaceQ01.html



 

Resim Alt yazıları:

Harita: Sir W. M. Ramsay’in 1903 yılında yazdığı  “Cilicia, Tarsus,the Great Taurus Pass” adlı makalesinden alınmıştır. Makale The Geographical Journal adlı derginin 22. cildi sayfa 357’de yayımlanmıştır. Rhegma’nın yerini gösterdiği için çok değeli bir haritadır.

Gravür: 1640 yılından önce yapılmış Kleopatra’nın Tarsus’ta karşılanışını gösteren bir yağlı boya tablo.

Tarsus Resmi: 1800’lü yılların ortalarında Gözlükule höyüğünden Tarsus’un genel görünümünü yansıtan gravür. Keçilerini otlatan çoban ve hemen onun önünde akan ırmağı görmek için biraz dikkatli bakmak gerekiyor.




Eklenme Tarihi : 13.12.2010
Okunma Sayısı : 528

Tüm Sanatsal İçerikler İçin Tıklayın
Bugün Doğanlar

BEBEK     KOÇAK

BEBEK       YÜNGÜL

BEBEK       KALAY

BEBEK       SAĞIR

BEBEK       TERKEŞLİ

BEBEK       TIRLIK

BEBEK       ZIVDIR

© 2010 - 2013 Kadın Doğum web tasarım