Menü

DUYURULAR

ULUSLAR ARASI HASTALAR TERCÜMANLIK HATTI 444 47 28


İZİNİ SÜRDÜĞÜMÜZ HAYAT

Uğur Pişmanlık

Önce Söz Vardı
Dünyanın farklı coğrafyalarında sözlü kültür geleneğinden gelen ile, yazılı gelenekten gelen toplumların gelişme düzeyi arasında önemli bir mesafe ya da farklılıklar olduğunu bilinmektedir. Bu farklılık, yeme-içme kültüründen, mimariye, ekonomik ve toplumsal yaşamın işleyişine kadar bütün alanlarda kendini ortaya koymaktadır. Yazınını icadından bu yana, yazılı kültür de, sözlü kültürün birikimlerine yaslanarak ve ondan da beslenerek serüvenine devam etmiştir. Yeryüzüne dağılmış binlerce, hikaye, masal, söylence, halk deyişleri vb. anlatılar, önce dilden dile aktarılarak varlığını sürdürmüş sonra da yazıyla kalıcı hale gelmiştir. Dede korkut hikayeleri, Gılgamış destanı, İlyada ve Odyseus gibi Antik Çağ anlatıları, tabletlerde, papirüs ve parşömenlerde yazıya geçmiştir.  

Kutsal kitaplar, “Önce Kelam”a vurgu yaparlar. Örneğin, Kelamı/Sözü temel alan, sözlü geleneğe dayalı toplumların geçmiş birikimlerinin son derece cılız olması da önemli ölçüde buna bağlanmaktadır. Bunun anlamı, sözlü kültürden gelen toplumsal yapıların bir şeyler biriktirmiş olsalar bile, bunu kendilerinden sonra gelecek nesillere uzun süre aktaramamış olmalarıdır. Yazılı kültüre dayanan toplumların ise daha çok şey biriktirdikleri de bir gerçek.

Bu nedenden ötürü, sözün ötesine geçmek hayatın deneyimlerini pratikte sürdürmek de önemlidir. Bir şey yapacak olanın elbette söyleyecek sözü de olmalıdır. Buna karşın, söz söyleyenin de geride bıraktığı izler olmalıdır. Eğer bir sözün anlamı ve derinliği varsa, insan ve toplum yaşamı üzerinde ciddi etkileri olabilir. Sözün bu anlamda bir gücü olduğunu biliyoruz. Siyasetten ekonomiye kadar bir çok alanda bazen sözcüklerin nasıl bir güce dönüştüğüne de tarih tanıklık etmiştir.

Edebiyatın farklı alanlarında da, özellikle şiirde sözcükler çok önemlidir. Şair Erhan Bener’in Göçük adlı şiirinin ilk dörtlüğü şöyledir; “taşlar üst üste dizilince duvar olur/ sözcükler yan yana gelince şiir/ taşlar yerinden oynarsa madende göçük olur/işçiler ölür/ şiirde sözcükler yerinden oynarsa / şiir bozulur/düz yazı olur.” Bu örnek, şiirin ve şiirde sözcüklerin gücüne vurgu yapmaktadır.

Bazı toplumsal ve siyasal şiirler kitleler üzerinde çoğu zaman etkilidir. “Şiirle devrim yapılamaz ama devrimi yapacak insanları dönüştürür” ifadesini de, sözün gücünü ortaya koyan bir örnek olarak görmek mümkün. Ama insanlığın binlerce yıllık tarihi içerisinde bugün söylediği her sözün bir izdüşümü olarak yaslandığı bir iz vardır. Bu nedenle söz ile iz ilişkisi, bir anlamda öz-biçim, teori-pratik ilişkisidir. Her ikisi arasında son derece diyalektik bağlar vardır. Çünkü, her ikisi de birbirinden beslenmektedir. Söz ile iz arasındaki ilişki zorunlu bir ilişkidir. Biri diğerini belirler. Ama belki de en önemlisi, sözün de, iz bırakan eylemin de insana ait olmasıdır. Yani asıl kaynak insandır. Öte yandan bu kaynaktan çıkan sözün de, eylemin de hedefi yine insanın kendisidir.
 
Sonra Yazı
Yine binlerce yıl önce insanoğlu, sözün yanına daha kalıcı ve etkili bir şeyi ekleyerek; mağara duvarlarına çizdiği resimlerle yazının başlangıcının ilk temellerini atmış oldu. Bilindiği gibi tarihsel süreç, kil tabletlerden, papirüs ve parşömenden geçerek matbaanın icadı ile yazıyı taçlandırdı. Günümüz dünyası, bilim ve teknoloji açısından hem sözün ve yazının  hem de görüntünün baş döndürücü gelişmesine tanık olmaktadır.

Çok bilinen bir deyimdir; “Söz uçar yazı kalır”. Yazmak biriktirmek demektir. Yazmak iz bırakmak, geleceğe bir şeyler aktarmak demektir. İz yoksa, izi sürülecek yol da, yön de yoktur. Sözün ize dönüşmesi için önce yazılması gereklidir. Gerçekte, sözün ötesine geçildiği yer, yaşama iz bırakılmaya başlandığı yerdir. Burada tek başına izden, iz bırakmaktan sadece yazı kastedilmemektedir. Tarihçiler, arkeologlar gibi bilimin, kültürün ve sanatın her alanında araştırmacılar, çalışmalarını iz sürerek ve buldukları izleri yorumlayarak görüşlerini ortaya koyarlar. Bu anlamda öyle ya da böyle yaşamın her alanı izlerle doludur.

İz bırakmak, iz sürmek, iz üstünde yürümek, iz bulmak… birey olarak da, herkesin yaşamında, hayatın bıraktığı izler vardır; kimi acı, derin ve kalıcı izler. Belki de yaşadığımız her olay, yüzümüze, gözümüze, alnımıza yansıyan kırışıklıklarıyla bize kalan izlerdir.




Ve Hayatın İzleri
Ama hayata, iz bırakmak gerçekten bunlar mıdır? “İnsan geçtiği yollarda iz bulmalı, geçerken kendisi de iz bırakmalı” der Kazım Taşkent. İnsan kendisinden önceki izleri bulmazsa, (kendisi de) kendinden sonra gelenlere de iz bırakamaz. Ama önemli olan hayatta kalıcı izler bırakmaktır.

Seneca, “Hepimiz yaşamın kısalığından söz ederiz de, boş geçen zamanlarımızı nasıl kullanacağımızı bilmeyiz.” der. Yaşamın içinin nasıl dolduracağını bilemezsen, yaşamı-yaşamını anlamlandıracak bir şeyler üretemezsen, o boşa gitmiş bir yaşamdır. Boşa sürdürülmüş bir ömür, hayata dair hiçbir iz bırakmaz. Kişi, kendi yaşamını da, toplumsal yaşamı da dönüştürmek için çabaladığı ölçüde; yaşam anlam kazanır ve iz bırakır hale gelir. İnsan, yaşamı, içinde bulunduğu toplumsal çevreyi ve doğayı dönüştürme gücüne sahip bir varlık olarak, geçmişin ve bugünün izlerini sürerek kendi yaşamını yeniden kurgulayabilir.

Yaşamın içinde ya da dışında olmak Bu bir tercih sorunudur. Yaşamı dolu dolu yaşamak, üreterek, dönüştürerek yaşamak için öncelikle yaşam felsefesine sahip olmak gerek. Bir yaşam görüşü, ancak yaşamın anlamı ve amacı ile değer kazanır. Yaşamın öznesi olarak insanın yaşamın hakkını verebilmesi için gerekli, görüş, bilinç ve cesarete de sahip olması gerekir. Ancak üreterek, mücadele ederek dönüştürmek demek bedel ödemeyi de göze almak demektir. Gerçek yaşam sözün bittiği yerde başlar. Bu, yaşam felsefeniz doğrultusunda zor olanı, hayatı ve toplumu dönüştürmek demektir. Bu nedenle M. Antionette , “Cesaret gerektiren yaşamaktır, ölmek değil” demektedir. Yaşam kavgasının belki her alanında bizi bekleyen bir ölüm vardır, gerektiğinde amaçlarını gerçekleştirmek uğruna ölerek bir bedel de ödeyebilirler. Ancak, eğer bu kendini feda etme dışında, yaşamak ve mücadele etmek için ilkeli-tutarlı bir seçenek varsa gerçek tercih o olmalıdır. Başka bir deyişle, gerektiğinde uğrunda ölmeye değer şeyler için yaşamasını da bilmek gerek.

Yazar, Amin Maalof, mektuplar, günlükler, fotoğraflar vb. aile belgelerinden yola çıkarak kendi köklerini araştırdığı “Yolların Başlangıcı” adlı romanında, birkaç tümceyle şunları söyler; “ Kimileri şöyle düşünecek: Ne olmuş yani? Atalarımızı ve onların atalarını tanımaya ne gerek var? Şu değersiz söze uyup, ölüleri ölüler gömsün, diyelim ve kendi yaşamımıza bakalım
Doğru, kendi başlangıçlarımızı öğrenmenin gereği yok. Torunlarımızın da bizim kendi yaşamımızı nasıl yaşadığımızı bilmelerine gerek yok. Bu dünyada herkes kendine ayrılmış zamanı tüketiyor, sonra da gidip kendi mezarında uyuyor. Onlar için hiçbir şey ifade etmeyeceğimize göre, bizden sonra gelecek olanlar için kafa patlatmanın ne gereği var? İyi ama her şey unutulmaya yazgılıysa, neden bir şey kurmaya çabalıyoruz ve neden atalarımız bir şeyler kurdu? Neden yazıyoruz ve atalarımız neden yazdı? Evet, durum böyleyse, neden ağaç dikelim ve neden çoluk çocuğa karışalım? Bir dava için savaşmak neye yarar, ilerlemeden, gelişmeden, insanlıktan, gelecekten söz etmek neye yarar? İçinde yaşanan ana gereğinden çok ayrıcalık tanımakla, bir ölüler okyanusunun bizi kuşatmasına göz yummuş oluruz. Bunun tersine, geçip gitmiş zamanı yeniden canlandırsak, yaşam alanımızı genişletmiş oluruz.

Öyle ya da böyle, başlangıçların peşinde koşmak bana, ölüme ve unutulmaya karşı yapılmış bir fetih gibi görünüyor, sabırla, kendini vererek, ısrarla, sadakatle yürütülmesi gereken bir fetih.”

Her başlangıç bir sona ulaşır. Ölüm yaşamın son bulduğu yerdir. Ancak, son sözü kim söyler, hayat mı, insan mı?
Son sözü hayat söylese ya da söylüyor gibi görünse de, bu biraz da insana bağlıdır. Çünkü hayatın öznesi insandır.

İnsan, bütün bir yaşam boyu üretebilmiş ve ortaya somut şeyler koyabilmişse, bir iz bırakmışsa hayata, o son sözü söyleyen insandır. Hayatın karşısında son sözü söylemek, insanın yaşamdaki yönelimlerine ve ortaya koyduğu iradeye bağlıdır. Son özü söylemekten çok, son sözden daha güçlü, etkili ve derin izler bırakmak daha anlamlıdır.

İzini sürdüğümüz hayat, bize insanlık için yeni ve doğru izler bulma-bırakma sorumluluğunu da yüklüyor.


Yazarın bu makalesi Aratos dergisinde Erman Güney adıyla yayınlanmıştır.





Eklenme Tarihi : 13.12.2010
Okunma Sayısı : 465

Tüm Sanatsal İçerikler İçin Tıklayın
Bugün Doğanlar

BEBEK     KOÇAK

BEBEK       YÜNGÜL

BEBEK       KALAY

BEBEK       SAĞIR

BEBEK       TERKEŞLİ

BEBEK       TIRLIK

BEBEK       ZIVDIR

© 2010 - 2013 Kadın Doğum web tasarım