Uğur Pişmanlık
“Gelenek, bir toplumda bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar”
Yeryüzünde çok farklı yapıdaki geleneklerin varlığından söz edilebilir. İnsanlık, binlerce yıllık tarihsel süreçler içerisinde, toplumsal, kültürel, dinsel, etnik ve siyasal birçok gelenek oluşturdu. İnsanların oluşturdukları bu gelenekler, yine onu oluşturan toplumlara yön verdi. Özellikle dinsel ve etnik kökenli Gelenekler, toplumların gelişiminin önündeki en büyük engelli oluşturdu. “.dinsel açıdan gelenek, toplumda büyüsel ve dinsel bir çok türlerin sürüp gitmesini sağlar. Bu bakımdan gelişmeyi engelleyicidir ve yeniliklere karşıdır. Neredeyse bütün dinler gelenekleri zorunlu olarak içermişlerdir.”
Orta Çağ’ın gerici monarşi yönetimleri, yüzyıllarca süren baskıcı ve karanlık dönemi, oluşturdukları katı gelenekler üzerinden yürüttüler. 1800’lü yıllarda birbiri ardına gerçekleşen burjuva sanayi devrimleri de, ilerici barutunu yitirdiğinde, kendi (eklektik) ideolojisini oluştururken ilk sarıldığı öğelerin başında, bağnaz gelenekler oldu.
Bir şekilde kendi geleneklerinin oluşturmuş bu topluluklar, sınıflı toplumlarda, yöneten egemen sınıftan bağımsız yapılar değildir.
Birçok bağnaz gelenek, 19. yüzyılda burjuva devrimleri sırasında yöneten sınıfın hedeflerine uygun olarak altında yeniden şekillendi.
Burjuvazi, bu geleneklerden beslenerek ve onları sürdürerek, devletin ideolojik aygıtları içerisine kattı. Kimi zaman, farklı etnik, dinsel ya da siyasal geleneklerden gelen toplulukları, bir dinamik olarak birbirine karşı da kullandı.
Türkiye’de, Alevi-Sunni tartışma ve çatışmaları da bu türden yöneten sınıfların yarattığı bir oyundur. Böylece, farklı geleneklere sahip toplulukların geçmişten gelen kimi anlaşmazlıkları ve düşmanlıkları körüklenir ve ortaya sürülür.
Peki, gelenek denince, sadece, statükocu, ya da gerici vb. tanımlarımı anlamalıyız? Elbette ki hayır. Zaten bu yazının asıl konusu da siyasal bağlamda ilerici ve aydınlanmacı gelenekler üzerine bir şeyler söylemektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, gelenek, teolojinin olduğu gibi bir toplumbilim (sosyoloji) terimidir.
İnsanlık tarihi, aynı zaman da, sosyo-ekonomik kültürel süreçleri dönüştürecek ve ileri taşıyan bir dizi siyasal gelenek de yaratmıştır.
Siyasal yapılar da, kendi geleneklerine yaslanarak projeksiyonlarını oluşturur ve mücadele ederler. Geleneği olmayanın, tutunacak bir dalı, yaslanacak bir ağcı yok demektir. Geleneksizlik köksüzlüktür. Geleneksizlik boşlukta durmaktır Boşlukta durmak demek, apolitik olmak, onaylamadığınız geleneklere dolaylı destek vermek demektir. Hatta şu bile söylenebilir; geleneksiz olmak amaçsız olmaktır. Yaşamda bir ana amacınız yoksa zaten kökünüz ve geleneğiniz de yok demektir.
Gelenek yaratamayanların gelecekte varolamayacaklarına inanıyorum. Geleneklerde bir çok şey gibi doğar ve ölür. Geleneğin canlı tutulması, onun iç dinamikleri ve tutarlılıklarıyla doğrudan ilgilidir.
Bir geleneğe bağlı olmak, bir geleneğe yaslanmak, bir yaşam felsefesine ve dünya görüşüne sahip olmak demektir. Birey açısından ise, toplumsal yaşamın içinde siyasal bir duruşu olmak ancak bir geleneğe bağlı olmakla mümkündür. “Geleneğe körü körüne bağlılık kadar gelenekten bütünüyle kopmak düşüncesi de yanlıştır. Gerçek olanı geçmişin sağlam yanlarını içererek onu sürekli olarak geleceğe doğru aşmaktır.”
Kavram olarak gelenek, tutuculuğu çağrıştırmakla birlikte, geleneğin neyi, niçin temsil ettiğine, amacına, ve geçmiş köklerine bağlı olarak, ona yüklediğimiz anlamda değişebilir ve de değişmektedir.
Bu anlamda aydınlanmacı bir gelenek’e sahip olmak, insanlığın bin yıllardır sürdürdüğü toplumsal ilerleme çabası gibi bir dönüştürücülüğün bir mirasçısı ve sürdürücüsü olmaktır.
Bu yanıyla, böyle bir gelenek, tutucu değil ilerici bir gelenektir. Gelenek bir dogma değildir. Gelenekleri dogma kılan, onları tutucu yapan herhangi bir geleneğe yüklenen toplumsal-siyasal misyonları ilgili bir durumdur. Bu anlamda iki tür temel gelenekten söz edilebilir. İlki, sadece ve sadece geçmişin korunması ve yaşatılması olarak algılanması ve mutlak kurallara bağlılık içinde sürdürülmesi temelinde şekillenen gelenekler. Bunlar, skolâstik olduğu kadar dogmatik ve tutucu gelenekler olarak karşımıza çıkar.
İkincisi ise, geleneğin amaç ve hedeflerine uygun yürütülen, geçmişin bilgi birikimi ve deneyimleri ışığında bugünü, bugünün dünyasını ve insanlığı ileriye doğru dönüştürerek yarına ve geleceğe taşıyan gelenek(ler)dir. Bundan da, geleneği sadece geçmiş olmaktan daha çok bir gelecek tasarımı ve vurgusunu anlıyoruz.
Gelenek, ancak bir geleneğe yaslandığı ve bundan beslendiği ölçüde geleceğe dönüşebilir. Geleneğin gelecekle sıkı bir ilişkisi var. Geçmiş olmadan geçmişin birikimi ve deneyimi olmadan gelenek olmuyor, oluşmuyor. Gelenek, geçmişin birikiminin bugüne devrettiği bir tortu, üzerine yükseline bilecek bir zemin anlamına geliyor.
Gelenek(ler)in, insanlığın binlerce yıllık tarihsel süreçler içinde süzülüp gelerek olduğunu belirtmiştik. Gelenek, onu oluşturanlar için bir ana hat, bir ana damardır. Tıpkı, kılcal damarları besleyen ana-atar damarlar gibi. Geleneği yok saymak, geleceği yok saymaktır. Bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye solunun da geldiği bir gelenek vardır. Bu anlamda genel olarak, Türkiye solu da, kendi referanslarını oluşturan ulusal ve uluslararası geleneklere sahiptir. Sol, insanlık tarihi boyuca verilen sınıf savaşımları, sosyalist ve işçi hareketlerinin teorik ve pratik geleneğinden beslenir. Uluslar arası köklere sahip olmak, geleneğe evrensel bir nitelik kazandırır. Gelenekle gelecek arasındaki ilişkiyi kuran şey tarih bilincidir. Bir geleneğe sahip olmak ancak geleceğe dair bir öngörülü olmakla anlam kazanır.
Bir geleneğin kendisini geleceğe taşıyabilmesi için, o geleneği referans alan öznenin, doğru belirlenmiş bir amacı ve hedefi, iyi oluşturulmuş sağlam bir programı, bunları hayata geçirecek temel örgütlenme ile seslenme araçlarına sahip olması gerekir.
Daha önce belirttiğimiz gibi, mevcut iktisadi ve toplumsal yapıyı siyasal olarak ileri taşıyan bir dönüşümü sağlayacak bir geleneğe sahip olmak, bir kimliğe, aidiyeti olmak demektir. Bu gelenek ve kimlik, taşıyıcısına-öznesine toplumsal ve siyasal bir sorumluluk yükler. İlerici ve aydınlanmacı bir geleneğe sahip olmak, sahip olunan geleneğin kollektivitesi içinde hayatın dönüştürülmesi pratiği içinde olmayı gerektirir. Bu nedenle de, bir dinamik olarak (birey ya da yapı anlamında) öznenin, yaslanacağı geleneği bulması gerekir.
Geleneği, durağan bir şey olarak algılamak ve bunda ısrar etmek geleneğin sonu olur. Gelenek, sürekli bir hareket ve değişimi de içerir. Gelenek, kendi geçmişinin referans noktaları ile amaç ve hedeflerinden ciddi bir sapma ortaya koymadığı ve kendini yenilediği sürece geleceğe taşıyabilir. Böylelikle gelenek, gelenek olmaktan çıkar gelecek olur. Çünkü gelenek hep gelecek olmalıdır
Yazarın bu makalesi Aratos dergisinde Serdar Onat adıyla yayınlanmıştır.
Eklenme Tarihi : 13.12.2010
Okunma Sayısı : 482
Tüm Sanatsal İçerikler İçin Tıklayın