Uğur Pişmanlık
Borç kavramı, daha çok sınıflı ekonomik toplumsal yapıların ve mülkiyet ilişki biçimlerinden biridir. Daha çok para ilişkisi ile ortaya konan borç, geri ödenmek üzere ödünç alınan para ya da (para ödemeksizin) alınan malın sonradan ödenecek karşılığıdır.
Ancak borç kavramının hayatta başka bir anlamı ve karşılığı daha var. O da, insanın insanlığa karşı görev ve sorumluluklarının oluşturduğu bir borçtur. Bu anlamda da, her insan hayata karşı borçlu doğar. Çünkü kişi, hayata dair borcunu önce kendine olan borcunu ödeyerek yerine getirir ve tamamlayabilir. ‘Bu borç nasıl ödenir?’ sorusunun yanıtı olarak, ilk elden şunu söylemek mümkün; insan borcunu, yine hayatın kendisine sunduğu olanaklardan beslenerek, ondan yararlanarak, onu geliştirerek ve daha ileri taşıyarak ödeyebilir.
Bu borç ertelenemez ve başkasına devredilemez bir borçtur. Bizim borcumuzdur. Bu borç, bizim yaşamımıza, yaşam içindeki ödevlerimize ve sorumluluklarımıza karşılık verilmiş bir borçtur. Toplumun birer üyesi olarak bizler, sorumluklarımızı yerine getirdikçe daha çok insan olur, bu borcu öder ya da ödemeye çalışırız.
Borcunu bilmek demek, sorumluluklarını bilmek demektir. Sorumluluğu bilmek için de, hayatı tanımak, insanlık tarihini ve onun geçirdiği evreleri bilmek demektir. İnsanlığın dünü ve bugününe dair bir fikrin yoksa geleceğe yönelik olarak da yok demektir. O zaman bu borcun ödenmesi için, sorumlulukların bilinmesi gerekiyor. Bilmek ve öğrenmek için ise, bir dünya görüşünün olması gerekiyor. Bir dünya görüşü bir yaşama felsefesi olmayan kişi, sorumluluklarının da bilincinde olamaz. Felsefi bir dünya görüşü, bize, hayatın bütün alanlarına, sorunlarına, çelişki ve eşitsizliklerine bütünsel olarak bakmamıza, kavramamıza, daha da ötesi bunları nasıl çözeceğimize dair bilimsel bir yol gösterir. Yaşamın gerçekliğine ve gerçeğin bilgisine ancak felsefe ve bilimsel bir dünya görüşü ile ulaşılır.
Yaşamın anlamı kavranabildiği ölçüde, yaşamın nasıl dönüştürülebileceği sorusunun yanıtı da bulunmuş olur. Bu yanıt, kişiye yaşadığı hayatın gelişmesine katkı koyma sorumluluğunu da içerir ve yükler. İnsan hayatı, zamanın sonsuzluğu içinde geceleyin gökyüzünde kayan yıldızlar gibidir. Kısacık bir ömür.
“İnsan hayatını ölçen, yaşanılan takvim süresi midir, yoksa bir ömre sığmış işlerin ve eylemlerin sayısı niteliği mi? ‘Ne kadar yaşadın ey insanoğlu?’ denildiğinde, saate, takvime bakarak yanıt veren mi doğru söyler, ‘İşte yaptıklarım, yarattıklarım, adımla anılacak her şey’ diyen mi?
Pieter Claesz’in tablosunda, akıp giden yaşamı simgeleyen boş bardak, geçmekte olan zamanı gösteren saat, sönmüş bir kandil, edinilmiş bilgiyi simgeleyen bir tüy, kalem ve kitaplar hepsi insan hayatının eninde sonunda ölümle sonuçlanacağını en etkili biçimde gösteren bir kuru kafa etrafında toplanmışlar.”
Pieter Claesz’in 1630 yılında yaptığı “Beyhude Yaşam” adını taşıyan bu tablonun izleyicisine verdiği bir mesaj var. Sanatçı bu yapıtıyla, yaşamın anlamsız ve beyhude olduğunu ortaya koyarken bir ironi de yapıyor. Tabloda yer alan resmi, konu açısından tersinden ele alınıp yorumlandığında, gerçekte yaşamın, ölümle sonuçlanmasına karşı yaşamın anlamlılığına dair vurgusuna ulaşılır.
Kişinin kendisi için bile olsa, daha nitelikli bir yaşam için yapacak şeyleri vardır. Yaşanılan hayatın beyhude olmaması, kişinin yaşama yüklediği anlama ve kendisine yüklediği misyona bağlıdır. Aslında çevrenize baktığınızda oradan oraya koşturan, köşeyi dönüp zengin olma peşinde çırpınan, bu uğurda başkalarının sırtından geçinen ve en önemlisi hayatın gerçek anlamını kavramaktan çok uzak insanlar görebilirsiniz. Bu türden insanların, yaşama ne kadar anlamlı baktıkları ve ona nasıl bir amaç yükledikleri tartışılır. Robert Byrne, “Yaşamın amacı, amaçlı bir yaşamdır.” der.
Amaçlı bir yaşama ulaşmak için, bir bakış açısına ve felsefi bir temele ihtiyaç var demektir.
Bugünün dünyasına ve sorunlarına felsefenin penceresinden bakmaz isek, topluma ve geleceğe karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemiş, borcun kendimize ait kısmını ödememiş oluruz. Borcumuzu ödemeden bu dünyadan gidersek ne olur? diye sorulursa, iki şey söylenebilir. İlkinde, dünya ve insanlığın gelişimi, kişinin katkısı olmadan sürer gider. Hayat kişiyi yaşamamış sayar. İkincisinde, kişi yaşama ve insanlığın gelişimine katkı koyduğu oranda kendisini de geliştirir. O yaşama boy eğmediği için yaşam onun da çabaları ile ileriye doğru evirilir. Kişi hayatta kalıcı izler bıraktığı oranda, insanlık ve yaşam, o kişiyi yaptıkları ve yapıtları ile yaşamış sayar. Bu yüzden, insanlık tarihi içerisinde binlerce yıllık süreçte hep borcunu ödemeye çalışan insanlarla doludur.
İnsanlık tarihi bir anlamda, insanoğlunun borçlarının tarihidir. Borcunu ilk ödeyenlerden biri olarak, mitoloji kahramanı Prometheus akla gelir. Prometheus, tanrıların katından çaldığı ateşi yeryüzünde karanlıkta yaşayan insanlara vererek, onları aydınlatmış ve özgürleşmelerinin yolunu açmıştır. Prometheus, bu başkaldırışı ile borcunu ödemiştir. Ancak, bu davranışı karşılıksız kalmamıştır. Prometheus insanlığa, onun özgürleşmesi ve aydınlanmasına karşı duyduğu sorumluluğun, borcunu öderken ağır bir bedel de ödemiştir.
Demek ki, hayata ve insanlığa karşı sorumluluklarımızın yerine getirilmesi yolunda bedel de ödememiz gerekiyor. Bu durumda, ya kendini borçlu saymayacak ve hiç yaşamamış, yaşama katılmamış olacaksın. Bu da hiçleşmek anlamına gelir. Ya da bu borcun ödenmesi yolunda yaşamın tam ortasına dalacaksın. Yaşamın ortasına dalmak demek, yaşama katılmak, yaşama yön vermeye çalışmak demektir. Yaşama katılmak, insanlığın ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişimlerine katkıda bulunmak, bu değişim ve dönüşüm sürecinin hem öznesi hem de bir parçası olmak demektir.
Yaşama katılmak için, “Yaşama sıkıca sarılmak, kavgayı göze almak demektir. Yaşam dönüştürüldüğü sürece yaşamdır.”
Yaşamı dönüştürmek için ise, gerçek yaşam katılmak gereklidir. Sınıflı toplumlarda, toplumsal yaşam bir eşitsizlikler ve çelişkilerden kaynaklı olarak bir mücadeleler alanıdır. Mücadele olmadan en küçük bir kazanım bile elde edilemez
Yaşamanın, insan olmanın, hayata karşı bir borcun ödenmesinin karşılığı da kimi zaman ağır bir bedelin ödenmesidir. Bedeli ödenmemiş bir özgürlük yoktur. Gerek bireysel gerekse toplumsal ve siyasal haklar açısından da, bedel ödemeden elde edilmiş bir kazanım söz konusu değildir. Bedel ödemeye hazır olan, bedel ödemesini bilir. Mücadelenin, bedelin, borcun anlamını bilen, yaşamın da anlamını bilir. Anlamlı bir yaşam, ancak amaçlı bir yaşam ile değer kazanır. Felsefede yaşamı bulduğumuz oranda, yaşamda da felsefeyi ve gerçeğin bilgisine ulaşırız. Felsefe, kişiye sadece bir dünya görüşü değil aynı zamanda anlamlı bir yaşama biçimi de kazandırır. Felsefe, bize yaşamın insanlık için beyhude değil, anlamlı, yaşamaya ve dönüştürmeye değer olduğunu gösterir.
Evrensel Kültür Dergisi,Sunu yazısı, Sayı 93, Ağustos ’99, İstanbul
Timuçin Afşar, Özgür Prometheus, S. 36, Bulut Yayınları, 2002 İstanbul
Eklenme Tarihi : 13.12.2010
Okunma Sayısı : 513
Tüm Sanatsal İçerikler İçin Tıklayın